|
Yaşanmış Hemşin Öyküleri
Katırcı Çakmağı
Hacı Mehmet, elindeki küçük baltayı keskin tarafı kendine doğru çevrili halde tutarak birkaç saniye bekledi. Barakanın arka tarafına ihtiyaç gidermek için giden Yakup'a seslenerek "ne kada boyuk bir kupli takmişler oro" dedi. Yakup cevap vermedi.
Barakanın kalın tahtalarına büyük menteşelerle takılı olan kilidi kırmadan açabilmek mümkün değildi. Ama kilidi açmak zorundaydılar. Yoksa Üsküt dağının eteklerinde kış kıyamette soğuktan donacaklardı.
Hac Mehmet, kilidi birkaç saniye inceledi, neresine vuracağını hesaplayarak bir adım geri çekildi. Bu sırada, barakanın arka tarafında İhtiyacını gideren Yakup, bir yandan titreyen elleriyle pantolonunun dügmelerini iliklemeye çalışıyor bir yandan da Hacı Mehmet'in olduğu yere doğru ilerliyordu.
Hacı Mehmet, kilide ilk darbeyi vurmuş ancak kıramamıştı. İkinci darbeyi daha güçlü ve isabetli vurmak için baltayı kaldırmıştı ki "berek, kirma!.." diye bir sesle donakaldı.
Yakup, üzerinde yayla yolcularının birsürü isim ve hatıra kazıdıkları tahtalarda zar zor okunan kömürle yazılmış yazıyı heceleye heceleye okumaya başladı.
"Ka-pi-yi kirenun Ana-si-ni, Av-ra-dı-ni, gel-mi-şini, geç-mi-şini, ...."
"Dağun Kahvesi" veya "Ethemin Kahvesi " diye bilinen bu baraka yaz aylarında sürekli açık olurdu, ancak kış aylarında kapalıydı.
Üsküt Dağının en yüksek tepelerindeki küçük düzlük bir alanda kurulu bu baraka, kış aylarında buradan geçen az sayıda yolcunun talanına uğrardı. Kapısını penceresini kırarak içeri girer, zarar verirlerdi. Yakup'la Hacı Mehmet'de mecbur kaldıkları için Dağın Kahvesi diye bilinen bu barakada kalmayı düşünmüşler, ama Yakup'un inadı tutmuştu.
Yakup, çok onurlu ve gururlu bir o kadar da inatçı bir kişiliğe sahipti. Küfürlü yazıyı görür görmez çantasını omuzladı ve "elurum da buyede kalmem" dedi. Hacı Mehmet, "olurmi, manyakmisen sen, burda kalmeyupta nerde kalicaak " dedi. Yakup planını anlattı.
" Normal yol ile gidersek, horoz yokuşinde , at düzinde ve arkulukte çok kar vardu.. Hemda yol çok uzundu. Buyiden aşağa irmak başina inersek, aşağilerde kar az olur, dere içinden giderek. Gidemezsek aşade koboşli Hanumun Şevkiinun korki var unda kaluruk " dedi. Hacı Mehmet Yakupu bu kararından vazgeçirmek için çok uğraştı ama Yakup son sözü söylemişti. " ben gidaam, sen istersen kal"
Vadiden aşağı doğru inmeye başladılar. Biraz daha kolay ilerliyorlardı. Ancak yinede oldukça yavaş yol alıyorlardı. Akşam olmak üzereydi ve üstelik artık yürüyecek halleri kalmamıştı.
Hacı Mehmet biraz geride kalmıştı. Yakup geri dönerek ona seslendi " Oro biyez kayret et, aşağıde kork var bari karanluk olmeden uye kadar gidelum. Hepten eldun mi"
Hacı Mehmet "olur" anlamında başını salladı fakat deyil yürüyecek, ayakta duracak takatı kalmamıştı. Sonra kendi kendine birşeyler söylendi. "elurdun sanki, adam küfür etmiş deyil elelummi"
Yakup, barakayı görünce "aha gelduk, biyez çabuk ol" dedi. Geldikleri yol barakanın 50-60 metre altından geçiyordu. Barakaya ulaşabilmek için yukarı doğru güçlükle ilerlemeye başladı. Kar kalınlığı ilerlemesine fırsat vermiyordu. İniş aşağı ilerlemek mümkündü ancak şimdi yokuş çıkmak zorundaydılar. Yakup önündeki karı geçebilmek için göğsü ile yol açmaya çalışıyor, bazen de sırtını dönerek karı ezmeye ve ilerlemeye çabalıyordu. Ancak iki üç metre kadar gidebildi. Hacı Mehmete'te dönerek " oro çok kar var, gidilmaa" dedi. Hacı Mehmet , "başka nere gidicaak, uyeeda gidemezsek elduk de.." dedi ve sonra Yakupun duyamayacağı bir ses tonuyla "bolaki bunun kapisinde da ana avrat düz gitmemiş olsaler, buyede da kalmez bu deli" diye fısıldadı. Yakup, Hacı Mehmeti onaylar bir ifadeyle dudaklarını sıktı ve başını iki üç kere aşağı yukarı salladı.
Yakup, 20 dakika sonra ancak kapıya kadar yanaştı sürgüyü kaldırdı ve kapıyı açmak için kendine doğru çekmeye başladı. Birbuçuk metreyi bulan kar kapının açılmasını engelliyordu. Kapıyı ancak 10-15 santim kadar açabilmişti. Tekrar örtüp kar yığınını ayağıyla sağa sola iterek kapıyı açmayı denedi. Zor da olsa geçebilecekleri kadar bir aralık oluşmuştu kapıda. Hemen içeri girdi.
Dışarıdan bakınca barakanın içini görmek mümkündü. Soğuktan korunmak için burasının dışarıdan farkı yoktu ancak kurt ve başka yaban hayvanlarına karşı korunmak mümkündü. Birde içeride ateş yakmak için kuru ağaç parçaları bulmak ve bunları yakmak daha kolaydı.
Barakanın içi yarıya kadar kuru otla doluydu. Ot yığını yıkılmaması için kalın ağaç ve uzun sırıklarla desteklenmişti. Eski, yırtık ve açık renkli bir ceket kapının iç tarafında bir çividen asılmıştı. Onun altında da bir orakla bir ip vardı. Yakup yerde duran büyükçe bir kütüğü, tırpan dövmek için çakılı olan örsünden tutarak , çevirdi ve üstüne oturdu. Çok yorulmuştu ve artık gücü takatı kalmamıştı. Etrafı dikkatlice süzdü. Barakanın içerisine de kar esintisi girmişti ve 4-5 santim kar vardı.
Bir iki dakika öylece oturup soluklandıktan sonra barakanın ortasına doğru yığılmış otları kaldırarak kenarlara doğru yığmaya başladı. Böylece hem ateş yakabilecekleri kuru bir zemin elde edecek hem de kenarlarındaki açıkları bir nebze olsun kapatabilecek ve içeriye rüzgar girişini engelleyecekti.
Baraka, dörtbeş metre uzunluğunda, onbeş yirmi santim genişliğinde, kabaca kare şeklinde yontulmuş kalasların beş on santim aralıklarla üstüste yığılmasıyla yapılmıştı. Üzeri oluk biçiminde yontulmuş hardumaların kiremit gibi dizilmesiyle örtülmüştü ve oldukça sağlam bir yapıydı.
Dere yatağına doğru genişleyen çimelik bir alanın üst tarafında ve ormanını hemen altında kurulmuştu bu baraka.. Köylüler burada biçtikleri otları kurutmak ve depolamak için yapmışlardı. Üsk dağı eteklerinin Hemşin tarafına bakan yamaçlarında da bu baraka gibi yüzlerce baraka vardı. Ancak Çamlıhemşin tarafında bu barakalara pek rastlamam mümkün değildi.
Hacı Mehmet Yakup'tan beş dakika sonra ancak ulaşabildi barakaya. Yakup daha genç ve güçlüydü. Hacı Mehmet daha kısa boylu hem de daha kiloluydu. Bu yüzden 1-1,5 metreyi bulan karda yürümek onun için adeta işgence olmuştu. Ayaklarında hedik vardı ancak kar yumuşaktı ve hediklere rağmen çok fazla kara batıyordu. Üstelik ormanlık alandaki patika yol zaten yeterince geniş değildi. Kenarlardaki küçük ağaçlar ve çalıların çoğu da yola doğru eğilmiş ve yolu yürünemeyecek hale getirmişti. Yakup iz vurmuş o da ancak onun izinden zorla ilerleyebilmişti. Çamlıhemşinin Koboş köyüne gideceklerdi ancak henüz Üsküt dağının eteklerindeydiler. Yola çıktıktan sonda durumun tahmin ettiklerinden daha kötü olduğunu farkedince geri dönmeyi düşünmüşler hatta tartışmışlardı. Yakup " dağ ile şaka, olmez donelum" demiş Hacı Mehmet ise "bişe olmez. Etemun kağvesinde kaluruk gidemezsek" demişti.
Hacı Mehmet barakaya girince derin ve uzun bir nefes aldı. " oro az dehe elicaduk, e bu korki yapanden Allah razı olsun" dedi. Yakup hiç cevap vermedi. Elindeki nacak ile barakanın içinde bulduğu kuru bir ağacı uzatıldığı yerden indirerek kısa kısa kesmeye başladı. Hacı Mehmet çok yorulmuştu ve Yakup'un bir an önce ateşi yakmasını bekliyordu. Duvarda asılan eski ceketi omuzlarına atarak ot yığının üstünü oturdu. Çizmelerini çıkarttı. İçine dolan karı temizledi. Ayakları ıslanmış ve çok üşümüştü. Elleriyle ayaklarını biraz ovuşturduktan sonra çantasını açarak kuru bir çorap çıkardı ve titreye titreye ayaklarına geçirdi. Çizmelerinin içini gazete ile biraz kurulayarak tekrar giydi.
Yakup Hacı Mehmeti biraz süzdü, sinirlendi ama yine bir şey söylemedi. Kestiği odunları yarmaya ( parçalamaya) başladı. Biraz da yonga yaptı ki daha rahat tutuşturabilsin ateşi.
Hacı Mehmet çok ihtiyatlı bir adamdı. Her ihtimali düşünür ona göre tedbirini alırdı. Çantasındaki kuru çorap ta bu tedbirli davranma alışanlığındandı. Kuru çoraplarını giydikten sonra çantasından gazeteye sardığı ince ince dilimlenmiş çıraları ve kibrit kutusunu çıkardı. Omuzuna attığı eski ceketi çıkartıp yere serdi ve çıralarla kibriti ceketin üzerine bıraktı. İçinde, iki baş soğan, yarım tepsilik ekmek ve biraz peynir bulunan poşeti de onların yanına bıraktı.
Yakup, kalınca bir ağaç parçasını ateş için eşik yaptı. Kenarına biraz kuru ot koyduktan sonra yongalarla diğer odunları üst üste yığarak ateşi yakmaya hazır hale getirdi. Hacı Mehmet de bu arada tam kapanmayan kapıyı kapatmaya çalışıyordu. Gerçi barakanın her tarafı zatan yeterince açıktı ve kurşun gibi soğuk rüzgar giriyordu içeri ama Hacı Mehmet biraz da yaban hayvanlarından korkuyordu. İçeri kurt falan girmesin diye kapıyı sağlam kapatmak istiyordu. Kapıyla uğraşırken kibrit ve çıraların bulunduğu yere barakanın aralıklı ağaçlarının arasına birikmiş bir kar kütlesi düşüverdi. Hacı Mehmet hemen eğildi karın altından kibriti çıkarttı ve eliyle kutuyu temizleyip üfledi ve ceketinin iç cebine koydu.
Hava kararmak üzereydi ve ateşi bir an önce yakmaları gerekiyordu. Yakup, barakanın içindeki ot yığınının tutuşmaması için ateş yakacakları yerin etrafındaki otları biraz daha sağa sola iteledi. Sinirli ve asabi bir ses tonuyla "çirayi yakta ver" dedi Hacı Mehmete. Hacı Mehmet yerde duran ceketin üzerinden bir dal çıra aldı, ceketin üstüne diz çökerek cebinden kibrit kutusunu çıkarttı. Sırtını rüzgarın geldiği yöne dönerek, kibrit kutusundan bir kibrit çıkartıp yakmak için kutuya yavaşça sürttü. Elleri titrediği için ilk denemesinde başarılı olamadı. Kutundan bir kibrit daha çıkarttı ve daha dikkatli davranmaya çalışarak kibriti kutunun kenarına sürttü. Yine yanmadı. Yakup biraz daha kızmış ve öfkelenmişti. "ver bana bi boki yakamedun" dedi. Hacı Mehmet kibrit kutusunu ve çırayı uzattı. Yakup kibrit kutusunu yavaşça açarak içinden bir kibrit çıkartıp yakmayı denedi ama o da yakamadı. Hacı Mehmet, "gordunmi boki" dedi Yakup'un yüzüne bakarak.. Yakup hiç ses çıkartmadı, Hacı Mehmete de bakmadı. Bir kibrit daha çıkarttı yine yakamadı. Beş altı kere daha denedi yine yakamadı. Hacı Mehmet biraz daha endişelenmişti. "ver bana " dedi. Dikkatlice kibrit kutusunu alarak içini açtı ve içindeki kibritleri yerdeki ceketin üzerinde kuru bir yere serdi. Dokuz tane kibrit çöpü kalmıştı. İçlerinden en sağlam görüneni seçti ve bütün dikkati vererek tekrar yakmayı denedi. Bu sefer yakmaya başardı, barakanın içine bir anlık kibrit alevi loş bir aydınlık verdi. Hemen çırayı aldı ve kibrite yaklaştırdı ancak çıra tutuşana kadar kibrit söndü. "Al bida sen dene" deyirek tekrar Yakup'a verdi kibrit kutusunu. Birkaç tane de o denedi yine yakamadı. Son denemede de başarısız olunca okkalı bir küfür patlattı Yakup. "yanersense, anagi avradungi......." İkiside birbirine baktı. Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı.
Barakanın aralıklarından süzülen ışığın yardımıyla yerdeki eski ve yırtık ceketin üzerinde duran kibrit çöplerine baktılar umutsuzca. 3 tane kibrit çöpü kalmıştı. Evet üç şansları daha verdi Üsküt dağının eteklerindeki barakada sabaha sağa kalabilmeleri için. Eğer ateş yakamazlarsa büyük bir ihtimalle soğuktan donocaklardı. Hareket halindeyken soğuğu fazla hissetmemiş ancak şimdi çok üşümeye başlamışlardı ve üstelik elbiseleri de ıslaktı. Sallandıkça, ıslak elbiseleri vucütlarına yapışıyor ve irkiliyorlardı.
Hacı Mehmet, kibrit kutusunu tekrar alarak ceketin üstünden bir kibrit çöpü daha aldı. Bu sefer kibrit kutusunu iyice inceledi. Kibrit kutusu kar altında kaldığında biraz ıslanmıştı ve yakmak için kenarındaki özel bölüm de nemden artık işlemez hale gelmişti. Titreyen elleriyle kibrit kutusunu sağa sola çevirerek en kuru kalmış yerini bulup kibrit çöpünü oraya sürterek yakmayı planladı. Derin bir nefes aldı, içinden bir dua okudu ve tekrar denedi. Kibrit çöpünden hafif bir daman çıkar gibi oldu ama yine yanmadı. İki tane sağlam kibrit çöpü kalmıştı. Ve bu şanslarını hemen kullanmak istemedi Yakup. Az önce deneyipte yakamadıkları kibrit çöplerini topladı ve içlerinde en sağlam görünenleri seçerek ayırdı. " oro bunleri bi dehe yakmaya çaliş" dedi hacı Mehmete uzatarak. Hacı Mehmet kibrit çöplerine baktı ve "bunler yanmez, dehe çok bozicek ağuli yerini"dedi.
Yakup, " hep senun yuzungden geldi bunler başumuza" dedi Hacı Mehmete bakarak. Haklıydı çünkü bu kış kıyamette yola çıkmak onun fikriydi. Hacı Mehmet " nerden bileyim boyle oliceğini" dedi. Yakup alaylı bir ifadeyle "her boki bilursen, yedek çorap yerina yedek kibrit alsaydun ya" dedi.
Ellerinde sadece bir kibrit vardı artık. Koskoca iki yaşam bir kibrit çöpünün insafına kalmıştı. İkisi de içinden dua etti. Yakup, kibrit çöpünü eline alınca üzerinde büyük bir ağırlık hisseti. Hacı Mehmete uzatarak al sen yak dedi. Hacı Mehmet "ellerum dondi soğukten sen yak" dedi. Yakup kibriti dikkatlice kutunun üzerindeki en kuru bölüme hızlıca sürttü.
Hacı Mehmet çocuklarını düşündü. Yola çıkmadan önce yedikleri yayla peynirinden yapılmış muhlamayı, mısır ekmeğini. İç yağlı çahalanın kokusunu alır gibi oldu. Soğuktan donmak üzereyken yemekleri düşündüğü için de kendi kendine hayıflandı. Günlerdir uykusuz kalmış gibi göz kapaklarının ağırlaştığını, bir an önce uyumak istediğini hisseti. Dalar gibi oldu. Gerçekle rüya arasında kalmış gibi bir an kendini toplayamadı.
Yakup, sesinin çıktığı kadar bağırarak küfürü patlatı. " kirfit kere, senun anagi avradungi ....." Önce elindeki kibrit çöpünü sonrada kibrit kutusunu savurdu barakanın bir kenarına.
Hacı Mehmet Yakup'un sesiyle kendine geldi. Dışarısı ay ışığında apaydınlıktı. Ancak barakanın içerisi biraz daha karanlıktı. O karanlıkta birbirlerinin yüzlerini seçmeye çalışarak göz göze geldiler. İkisi de çaresizliği ve umutsuzluğu birbirlerinin gözlerinde gördüler. Hacı Mehmet oturduğu otların üzerinden kalkarak kenarda duran kibrit kutusunu aldı. Yakmayı deneyipde yakamadıkları kibrit çöplerinden beş altı tanesini eline aldı. Son bir umutla bu çöpleri defalarca kibrit kutusuna sürtü. Bazen yavaş yavaş bazen birdenbire yaptı bunu ama yakmayı başaramadı.
Yakup, bir taraftan Hacı Mehmeti izliyor bir taraftan da bir çözüm bulmak için düşünüyordu. Ayağa kalktı ve barakanın içindeki yığılmış demet demet kuru otları sağa sola açarak kenarlara doğru yığımaya başladı. Kaldırdığı son demetin altında sert bir cisim vardı. "oro bunda bişe var" dedi. Otları daha çabuk kaldırdı ve kenara attı. Otların altındaki bir karakovandı.. Yakup bu duruma pek şaşırmadı. Çünkü kendisinin de dağda on onbeş tane karakovanı vardı ve zamam zaman dağdaki kovanlarını barakasına bırakır hatta içine malzeme koyup saklardı. Bu da öyle olmalıydı ve işlerine yarayacak bir şey bulacaklarından emindi.
Kovanın sürmelerini çevirerek kapısını açtı. İçinde birşeyler vardı ama karanlıkta seçmek çok zordu. Elini daldırdı kovanın içine. İlk çıkarttığı, eski, hertarafı ezilmiş ve her tarafı kurum tutmuş bir çaydanlıktı. " çaynik" dedi Hacı Mehmete dönerek.. sonra üç tane bardak çıkarttı. Bir kavanozda yarıya kadar şeker, iki tane çay kaşığı ve yarım paket çay. Çocuksu bir sevinç kapladı Yakupun içini. Karakovanın içinde artık bir şey yok gibiydi. Elini içeriye sokup sağı solu yoklayama başladı. Küçük ve soğuk bir metale değdi eli. Eline aldı ve kovanın içinden çıkartmadan avucunda ne olduğunu anlamaya çalıştı. Çaydanlığı görünce, hissetmişti sanki bunu da bulacağını. Evet bu bir çakmaktı Hemde katırcı çakmağı. Çakmağı burnuna doğru götürdü ve kokladı. Gaz kokuyordu. "Oro çakmak buldum, çakmak, çakmaaaak..) diye bağırmaya başladı. Hacı Mehmet, korku ve üşümüşlüğüne biraz da umut katarak titrek bir sesle " sanki yanicek" dedi.
Yakup, bu ihtimali düşünmek bile istemedi. Önce çakmağı birkaç kere sağa sola, aşağı yukarı salladı. Sonra ters çevirip birkaç saniye öyle bekledi. Çakmağın kapağını kaldırdı. Hacı Mehmet Yakup'a iyice yaklaştı. Bütün dikkati ile çakmağa bakıyordu. Yakup, çakmağın taşına sürtünen yuvarlağı baş parmağını hızla bastırarak çevirdi.
Hacı Mehmet, avazı çıktığı kadar bağırdı.
..
Birbirlerine baktılar, çakmaktan çıkan titrek alevin aydınlığı, sabah güneşi kadar güzel, ağustos güneşi kadar sıcak ve akşam güneşi kadar huzurlu gelmişti ikisine de.
..
Yakup, çatırtılarla yana ateşin karşısında kar suyundan yaptığı çayı yudumlarken, ömrünün sonunakadar saklamayı düşündüğü çakmağı elinde sıkı sıkı tutuyor, bir yandan da normal şartlarda asla dinlemeye tahammül etmeyeceği ses ve yorumu ile Hacı Mehmetin Türküsünü dinliyordu.
Dağlarun başına bak,
Kar yağmiş kişina bak,
Çakmak bizi kurtardi,
Allahun işina bak.
Çiktum üsküt dağına
Yaslandum Sal taşina
Allah zeval vermesun
Hanumun Şevkiin başına..
O gece sabaha kadar İnce ve siyah bir duman, barakanın aralıklı duvarlarından kıvrıla kıvrıla yükselerek beyaza bürünmüş vadiye yayıldı ve o gece Üsküt dağı eteklerinde sadece Hacı Mehmet'in yeni bestelediği türküleri yankılandı. Ara sıra naara atmayı da ihmal etmiyordu. iiiiiiiiiihuhuhuuuuuuuuuuuuuu......
|
|
|
|
|
Ramazan.
Hemşin deresi, birkaçgündür devam eden şiddetli yağmurların etkisiyle her zamankinin aksine oldukça ürkütücü bir görünüm almıştı. Yerinden sökülmüş ağaç kökleri, çalılar, sürüklenmekten kabukları soyulmuş kütükler sulara bata çıka denize doğru sürükleniyordu. Su tamamen çamur rengini aldığından sürüklenen kayalar görünmüyordu ancak çıkardıkları sesler, yeşilin ve mavinin adeta delirdiği Hemşin vadisinde uğulduyordu. Bu uğultuya kuş sesleri, köpek avlamaları, horoz sesleri ve hafif esen rüzgarın etkisiyle aheste aheste sallanan ağaçların yumuşak bir keman sesini andıran hışırtısı eşlik ediyordu. Vadinin hangi tarafından geldiği belli olmayan tulumun büyülü ezgileri de bu doğal senfoniye katılıyordu. Bir coğrafya ile bir ensturuman ancak bu kadar örtüşebilir diye düşündüm. Düşünmekten de öte tulumun sihirli çığlığını daha yakından duyar gibi oldum. Hem de lirik ama hareketli samistal havasıydı bu.
Vadinin iki yakasını inci gerdanlık gibi birbirine bağlayan tarihi taş köprünün 30-40 santim yüksekliğindeki yosun tutmuş taş korkuluklarına oturup, altından insanı ürküten gürültülerle bulanık suların geçişini seyrederken çocukluğumun geçtiği bu topraklarda yaşadıklarım tebessümle ve biraz da hüzünle canlandı gözümde. Zaman, tıpkı köprünün altından geçen sular gibi hızlı geçmişti ve daha da hızlanarak geçmeye devam ediyordu. Son 20 yılda bu topraklarda çok şey değişmişti. İnsanlar azalmış, ağaçlar, çalılar biraz daha büyümüş ve yaban hayvanları daha çok görülür olmuştu. En önemlisi de kültürel alanda yaşanan değişikliklerdi. Eski değerlerimizin birçoğu unutulmuş yada daha yavan bir hal almıştı. Bütün köylerde yer yer yeni beton binalar ve hemen hemen her mahalleye yeni yollar yapılmıştı. Eskiden, ters çevrilmiş huni gibi Mısır Yığınlarının (Yığın Ağacı) bulunduğu tarlalar artık çay tarlası olmuştu. Eski taş konaklar ve ahşap evlerin birçoğu terkedilmiş gibi görünüyordu. Bakımsızlıktan yıkılan veya yıkılmaya yüz tutmuş bu emektar yapılar da terkedilmişliğin hüznünü yaşıyor gibiydiler. Hiçbirşey eski tadında değildi, yeşil ve mavinin dansından başka.
Köprünün her iki tarafında da mezarlıklar vardı. Batı tarafındaki mezarlık daha geniş bir araziye yayılmıştı. Ancak dikenli otlar ve çalılar neredeyse mezarlıkları tamamiyle kapatmıştı. Köprünün doğu tarafındaki girişinin 5-6 metre ilerisindeki ıhlamur ağaçlarının altında bulunan mezarlıklara takıldı gözüm. Nazım Hikmetin Vasiyet adlı şiirini anımsattı bana bu köy mezarlığı.
...
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
Ve de uyarına gelirse
Tepemde bir de çınar olursa
Taş maş da istemez hani....
Çınar ağacı yoktu ama sarmaşıklarla ve asma yapraklarıyla süslü ıhlamur ağaçlarıyla tam bu şiirde bahsedilen köy mezarlığıydı sanki burası. Birkaç mezar mermerle çevrilmişti. Epeyce uzamış otlar ve küçük çalılar arasında belli belirsiz birkaç mezarın daha yan yatmış taşları görünüyordu. Belki başka mezarlar da vardı ama artık şairin dediği gibi taşları kalmamıştı. Onlarda geçmişti bu köprüden ve onlarda kendilerinden önceki mezarlara bakıp benim gibi kederlenmişti belkide. Onların da anneleri, babaları, kardeşleri ve akrabaları vardı elbette ama şimdi yalnızlığa terkedilmiş gibi görünüyorlardı. Mezarların üzerinde ve kenarlarında büyüyen dikenli otlar ve küçük çalılar uzun zamandır kimsenin ilgilenmediğini gösteriyordu. Herzaman olduğu gibi bu mezarlıklar kaybettiklerimi hüzünle hatırlattı bana. Dedem, Büyükbabam, Anneannem, amcalarım, akrabalarım, iş arkadaşım, ve okul arkadaşım Ramazan...
Somon balıklarının binlerce kilometre katederek doğdukları sulara geri döndüklerini izlemiştim bir belgesel filminde. Somon balıklarını doğdukları sulara geri getiren şeydi beni de her yıl bu topraklara çeken. Toprak deyince de benim ilk aklıma gelen doğduğum bu topraklardı zaten. Büyükşehirlerde toprak görmek neredeyse imkansız hale gelmişti. Her taraf beton, yollar asfalt.
Paylaştıracak yatlar, katlar ve yüklü banka hesapları olmadığından bu coğrafyada yaşayan insanların en önemli vasiyeti mezarının yeri olmuştur hep. Dedem, anneannem, amcam ve diğerleri, hepsinin vasiyetleri mezarlarının neresi olacağıyla ilgiliydi. Bu kısa memleket ziyaretimin sebebi de zaten bir vasiyeti yerine getirmek içindi. Rahmetli amcam, hastalığının son günlerinde bile "beni köye götürün, öleceksem orda öleyim." demişti. O'nu köye getirmiştik, bir daha dönmemek üzere... Birçok Hemşinli gibi onu da hayat şartları koparmıştı bu topraklardan ama memleket sevdasını silememişti hiçbir şey yüreğinden.
Yaz aylarında köprüden geçerken altındaki küçük gölette balıkların oynaştığını çok rahat görebiliyorduk. Oysa şimdi su bulanıktı ve bahsettiğim balıkların da oralarda bir yerde olma ihtimali yok gibi görünüyordu. Büyük bir hızla akan bu azgın derede sürüklenmemek ve yaşayabilmek için nasıl bir gayret içinde olduklarını düşünerek içimden balıklara karşı derin bir acıma hissi duydum. Ancak hemen sonra balık avına gittiğim günleri, yakaladığım balıkların kendimce çok daha fazla acı çekmeden ölmelerini sağlamak için başparmağımı balığın ağzına sokarak başını kırt.. diye kırıp sonra çubuğa geçirdiğimi anımsadım ve karmaşık duygular kapladı içimi. Arkamdan birisinin gelip çenemden tutarak boynumu kıracakmış gibi bir hisle irkildim. Bu düşünceleri kafamdan atamak isterken hemen sonra kış aylarında ince fındık çubuklarını eğip ucuna bir ip takarak kurduğum tuzakları ve her tarafı kar kapladığı için yiyecek bulamayan kuşların, tuzağa koyduğum ekmek kırıntılarını ve mısır tanelerini yemek isterken bu tuzaklara yakalanarak çaresizlikle çırpınışlarını da hatırladım ve öldürmek konusunda nasıl bu kadar duyarsız olabildiğime hayıflandım. Evet ben nasıl bu kadar acımasız olabilmiştim. Kışın en yoğun yaşandığı o günlerde yiyecek bulamayan kuşlara yiyecek verip onların da hayatta kalabilmelerini sağlamak yerine öldürmek için haince tuzaklar kurabilmiştim. Oysa şimdi evdeki böceklere bile acıyor ve onları ilaçla zehirlerken doğrusu vicdan azabı çekiyorum. Onların da bir canı var ve yaşamak onların da hakkı diye düşünüyorum. Sonra kediler geldi aklıma. Bir keresinde evdeki üstü açık tencereden büyük bir iştahla süt içmeye çalışan küçük bir kedi yavrusunu feci şekilde dövdüğümü hatırladım. Evin içinde Miyav... Miyav.. diye çaresizce bağırışı sanki tekrar kulaklarımda çınladı. Kimbilir kaç gündür midesine bir şey girmemişti kediciğin.
Daha fazla vicdan azabı çekmemek için bu düşünceleri unutmak istedim ve ufak ayrıntılarını bile beynime kazındığı bu muhteşem tabloyu seyretmeye başladım. Burası Hemşin vadisinin en geniş olduğu yerdi ve vadideki en geniş düzlükler bu bölgede idi.
Üsküt dağı eteklerinden vadinin her iki yanındaki yamaçların tepelerine bakınca tepelerin düz bir hat üzerinde denize doğru uzandığı görünüyordu. Aşağılara doğru indikçe dere yatağı bir sağa bir sola girintiler çıkıntılar oluşturarak kendisine adeta yılan gibi kıvrılan bir yatak oluşturmuştu.
Bütün anılarım ve hatıralarım bir film şeridi gibi gözümün önünde geçmeye devam ediyordu. Köprünün 100 metre kadar aşağısında Ortaköy Çayalım yerinde cefakar ve çilekeş köy kadınlarının çay sepetleri ve çuvalların yanına oturup eksper takımının gelmesini beklerken bir yandan da satacakları çayları Çaykur'un standartlarına getirmek ve eksperden azar işitmemek için samanlıkta iğne arar gibi çay harmanın içinde, çay yeşilini almış nasırlı elleri ile çer çöp arayışları canlandı gözümün önünde. Yağmur çamur demeden yaşlısı genci hepsi büyük bir kavganın içine düşmüş gibilerdi. Okula gidip gelirken hep buradan geçer, sırtarında çay sepetleri ile genç kızların ve anaları iki büklüm çay taşırken gördüğüm zaman özellikle bizim yaşıtımız olan genç kızların biraz sıkılıp utandıklarını hissederdim yada belki bana öyle gelirdi. Doğrusu ben de utanır ve çoğu zaman başımı öne eğer ve hızla geçerdim.
Yağmurlu bir günde sırtındaki çay sepetiyle çay taşıyan orta yaşlı bir teyze okul dönüşü beni görünce, yorgunluktan nefes nefese ve biraz da talihine küsmüş bir ses tonuyla hiç unutamadığım şu sözleri söylemişti.
- hayoğul, okuyun ki.. karileringuz eşek gibi çalışmesun, ben da uşağum okusun deyil uğraşuum ama ne edeyim okumedi ğeyirsuz...
Bütün bunları düşünürken hüzünlenmiştim ve rahmetli dedemin katıksız Hemşin şivesi ile söylediği, yol havası makamında lirik bir türkü takılmıştı dilime.
Hala seğerlerungi oy, ver karşiya yamaca
Hala seni tanirum oy, bi seğerun alaca
Hala seğerlerungi oy, yavaş yavaş hen ede
Ben yarun gidiyorum oy, sen ne edersen ede.
Yüksek dağların kari oy yavaş yavaş eridi,
Ben sevdum eller aldi oy, ikbalum boyle idi.
Dedem, bu türküyü söylemeye başlamadan önce gözünü kapatır, kafasını boyun bağları kopmuş gibi birden öne doğru bırakır ve birkaç kere aheste aheste aşağı yukarı sallar, çektiği bütün acıları ve bütün duygularını yansıtan derin ve uzun bir oy çektikten sonra, "hala seğerlerungi" der ve ilkinden biraz daha kısa ve başka bir makamda tekrar oy çeker ve her beytin son iki kelimesini iki kere tekrar ederek sürdürürdü türküsünü.... Kehribar tespihinin çıkardığı tak tak sesleri adeta ritim tutardı türküsüne.
Dedemin bütün hayatı Hemşin'de geçmişti ve hiç Hemşin dışına çıkmamıştı. Sadece birkaç kere İstanbul'a oğullarının yanına gezmeye gitmiş o kadar. Taş taşımış, kök sökmüş, çay tarlası açmış, kara hızarla tahta biçmiş, kendi deyimiyle "yevmiyeciluk" yapmış ve 3'ü erkek 6'sı kız dokuz çocuk büyütmüş. Kimseye muhtaç olmamak için gece gündüz çalıştığını söyler ve yaptıklarını büyük bir gururla anlatırdı. Daha 6 aylıkken babası ve amcası Osmanlı - Rus savaşına gitmiş ve bir daha dönmemiş. Şehit çocuğu olmak da onun için ayrı bir gurur kaynağıydı.
Elindeki kehribar tespihi bazen bir bilezik gibi koluna geçirir bazen de gözlerini kısar tespihi ağır ağır çekerken bir alt sıraya düşen tespih tanesinin çıkardığı tak tak seslerine uyumlu olarak başını aşağı yukarı hafif hafi sallardı. En sevdiği şeylerden biri de hayat hikayesini adeta tekrar yaşıyormuş gibi anlatmaktı. Hele birkaç tane askerlik hatırası vardıki defalarca dinlemiş olmama rağmen yine dinlemek isterdim. 36 ay askerlik yaptığını hikayesini anlatmaya başlamadan önce mutlaka birkaç kere kelimelerin üstüne basa basa tekrar ederdi.
Trene binmeden önce yediği nohut yemeğinin midesini bozduğu için altına kaçırdığını, vagonların askerlerle dolu olduğunu oturmaya yer olmadığını ama altına kaçırdıktan sonra sağındaki ve solundakilerin açıldığını anlatır "altuma kaçurdukten soğa bi rehet rehet oturdum" derdi. Dede niye tuvalete gitmedin deyince cevabı patlatırdı " oro trende kenef mi varidiki"
"Uşağam, anam dinum ağlamiş" diye başlardı anlatmaya ve çektiği zorlukları, sıkıntıları anlatırken göz yaşlarını tutamazdı. Çocukluk ve gençlik yıllarında köyde "ağaluk" sistemi olduğunu belirterek, "biz ekmek bulamazken ağalar ata şeker yedirirlerdi" der ve sonra "ağalerun astuği astuk, kestuği kestuk uşaam, hepisinun gorlerina, canlerina ........" diye devam ederdi.
Derenin çıkardığı gürültüler arasında çevreyi seyrederken 100 metre kadar aşağıda Ortaköy çay alım evinin arka tarafında bulunan ve çocukluğumuzda en çok sevdiğimiz göletimize takıldı gözüm. Yüzmeyi çoğumuz bu gölde öğrenmiştik. O zamanlar yöredeki çocukların ve kahvede okey , pişbilik oynama alışkanlığı olmayan gençlerin tek eğlencesi futbol oynamak ve derede yüzmekti. Harçlıklarımızı birleştirir; karpuz, üzüm ve ekmek alır dere kenarında büyük bir zevkle yerdik. Gölün kenarındaki kayalara tırmanır balıklama göle atlar, sıcak kayaların üzerine yatıp güneşlenirken bizleri ısırmaya çalışan Por dediğimiz büyükçe at sineklerini yakalayıp kurumuş ot saplarını kıçlarına batırır bırakırdık.
Türkiyenin en çok yağmur alan bu coğrafyasında her ne kadar derede yüzecek kadar güneşli günler çok az olsa da çocukluğumuzda büyük bir zevkle yüzdüğümüz bu gölette tekrar yüzmek ve yine kayalardan balıklama suya atlamak ve yine sıcak kayalara yüzüstü yatmak geldim içimden. Ama bir farkla tabii...
Şalvar tipi donlarımızla suya girdiğimizde bunları kurutmak oldukça güç oluyordu. İki ucundan tutup çevirmeye başlardık ve sonra olanca gücümüzle sıcak kayalara defalarca vururduk donumuzu. Şlap.. Şlap...... diye sesler dere yatağında yankılanırdı. Ama yinede giyince altımıza kaçırmışız gibi pantolonumuz ıslanırdı. Biz de çözümü çırılçıplak yüzmekte bulurduk. Nedense birbirimizden utanmazdık ama derenin 5-6 metre yukarısından geçen karayolunu gözetler, bir insan veya araba görürsek hemen çıplak olduğumuz görünmeyecek şekilde sıcak kayalara yatar ve gözden kaybolmalarını beklerdik. Bazen hazırlıksız yakalandığımız da olurdu hani. Kimisi tebessümle karşılar, muzip muzip gülerdi. Bazen de azarlanırdık. Ama hiçbir şey bizi bu zevkimizden alıkoyamazdı.
Yeşil ve mavinin her tonunun uyum içinde sergilendiği manzarayı seyrederken, taş köprünün 2-3 metre sağında yapılan yeni beton köprü bu mükemmel tabloya atılan kötü bir fırça darbesi gibi göz tırmalıyordu. İnsanı kahreden bir umutsuzluk kapladı içimi. Yıllarca beynime kazıdığım bu mükemmel manzara artık eskisi kadar güzel görünmüyordu. Her mevsimde bir başka güzel görünürdü gözüme burası. Özellikle kış aylarında köprüyü bembeyaz bir örtü gibi örten kar ve köprünün altından ve kenarlarında sarkan buzlar ve altında pamuk tarlasından geçiyormuş gibi karla kaplı dere yatağından kurşuni renkli kayaları adeta yalayarak ilerleyen sularla ne muhteşem görünürdü. Yeni yapılan beton köprünün yanı sıra dere yatağının iki yanına yapılan beton duvarlar da dere yatağının doğal güzelliğini bozmuş ve bir su kanalına çevirmişti adeta. Kaş yaparken göz çıkarmak böyle olsa gerek.
Giriş kapısının üstünde büyük harflerle "Salon Hemşin&" yazan kahvenin önünde oturmuş yaşlıları, saatçi Cemal Amcanın gözüne dürbün gibi bir büyüteç takıp saat tamir edişini, Kitapçı Sebahattin (Teba) amcanın dükkanının önünde çakmaklara gaz dolduruşunu, Ahmetnuri amcayı, Terzi Cevdeti, Tırnaksızı, tahtadan yaptığı protez ayağı ile takur tukur yürüyen Ayakkabı tamircisi Tevfik Amcayı, her öğlen önünde sıra olup dilimlenmiş çeyrek ekmek aldığımız fırını, çekiç sesi hiç susmayan demirci Mahmut Amcayı, Demirci Eslemi, Kamyoncu Kaldavar'ı, minibüsçü Zuğalı Nihatı, Polifonik kornası ile Tepanlı Tasin'i ve Oçolimanı ile 1975'lerin Hemşinini hayal ederken bir kamyon geçti. Zuğa yoluna doğru. Bozuk toprak yolda bir oyana bir bu yana yalpalanarak ilerlerken kamyonun kasasında bulunan birkaç köylünün bana doğru uzun uzun baktıklarını gördüm. Fotoğraf makinemle bu anı ölümsüzleştirmek istedim ve kamyona doğru objekifi çevirdiğimde kamyonun kasasında bulunan 60-70 yaşlarında beyaz sakallı ve Ecevit şapkalı bir amca el sallayarak birşeyler söyledi ama kamyonun çıkardığı gürültü ve derenin gürültüsünden ne söylediğini duymak mümkün olmadı.
Aklıma yine çocukluğumuzda bu tür kamyonların arkasından koşup tutunmaya çalıştığımız günler geldi. Şoförlere görünmeden gizlice yapardık bunu. Bazen bizi farkeden sürücüler kamyonu durdurur ve bizi azarlardı. O zamanlar böyle yapan şoförler hakkında pek iyi şeyler söylemezdik hani....
Birkaç dakika sonra da bir okul servisi yine Zuğa yoluna doğru kamyondan biraz daha hızlı bir şekilde geçti gitti çamurlu yolda lastik izleri bırakarak. Minibüsün içindeki öğrencileri görünce beni derinden etkileyen acı bir olay film şeridi gibi gözümün önünde canlanmaya başladı.
...
Her Cuma akşamı olduğu gibi ders saati bitmiş ve Okulun bahçesine inen merdivenlerin önünde sıraya dizilmiştik. Bütün öğrenci ve öğretmenlerin gözlerinde sınavlarla geçen yoğun bir haftanın yorgunluğu ve bir gün sonraki Ramazan Bayramının mutluluğu ve sevinci vardı. Yönümüz okulun kapısına doğru olduğu için ta içeriden Müdür Yardımcısının ağır ağır ama kendinden emin tavırlarla gelişini görenler görmeyenleri malum yöntemlerle uyardı. Herkes ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. Fısıltı halinde konuşan öğrencilerin çıkardığı uğultu bir anda yerini derin bir sessizliği bıraktı.
Müdür Yardımcısı, geniş ve mermer basamakları aşınmış merdivenlerden inerek en son basamağın önünde, bayrak direğinin 2-3 metre solunda durdu. Ellerini arkasında bağlamadan önce burnunun ucuna kadar düşen gözlüklerini orta parmağını gözlüğün tam ortasına dokundurarak yukarı doğru itti. Derin bir nefes aldı, yavaşça arkasına dönerek Müdürün gelip gelmediğini kontrol ettikten sonra her zaman olduğu gibi muzip bir ifade belirdi yüzünde. Arkasında bağladığı ellerini çözerek itina ile ceketinin düğmelerini ilikledikten sonra gülerek iki elini birden saçlarına götürdü. Kafasını avuçları arasına alır gibi yapıp ellerini ensesine doğru indirip ceketinin yakalarını silkeleyerek tekrar ellerini arkasında bağladı. Anlatmaya çalıştığının herkes tarafından anlaşıldığını görünce daha da keyiflendi.
Orta birinci sınıf öğrencileri en sağda ve en kalabalık sınıftı. Düzgün bir şekilde sıraya geçmeleri her zaman sorun olur, sıraya geçtikten sonra da sessiz durmadıkları için her bayrak töreninde diğer sınıf öğrencilerinin ve öğretmenlerin de dikkati onlara yönelirdi. Müdür Yardımcısı da önce onlardan ve en başta Ramazan'dan başladı süzmeye. Öğrencileri tek tek süzüyor, iyi görebilmek için kafasını sağa sola götürüp ismini bildikleri öğrencilere sadece isimlerini söylüyordu. "Dursun!.... Ömer!....." İsimleri söylenen öğrenciler ne denmek istendiğini anlamakta zorlanmıyorlardı. İsimlerini çıkartamadıklarını da " sen.... sen Ramazan'ın iki sıra arkasındaki!." diye sesleniyor ve işaret parmağıyla ısrarlı bir şekilde gösteriyordu. Bazı uyanık afacanlar kafalarını boyunlarının içine çekerek adeta Müdür yardımcısının radarına yakalanmamaya çalışıyorlar ama ne mümkün.
Müdür yardımcısı işaret parmağı ile saçları Hemşin Lisesi standartlarının epeyce üstünde uzamış bir öğrenciyi göstererek "Pazartesi günü o saçlarla gelirsen seni ben tıraş edeceğim ona göre..... Yeni modellerim var ha.... Berber Yaşar Çorbacı bile düzeltemez o modelleri.." dedi.
Ramazan kafasını adeta içine çekmiş, yanakları kıpkırmızı kesilmiş, gözleri yuvasında fırıl fırıl sağa solo dönüyor, her zaman olduğu gibi gülmemek için kendini zor tutuğu belli oluyordu. Müdür yardımcısı birkaç kişiye daha yeni saç modellerinden bahsettikten sonra "Ramazan!... sende o saçlarını buzak yalamış gibi ıslatmakla beni kandırabileceğini sanma. Pazartesi böyle görürsem sana çok özel bir saç modeli yaparım!.. Gül bakalım gül !.... Bakalım Pazartesi günü de gülebilecek misin "
Müdür Yardımcısı her Pazartesi günü makas elinde okulun kapısında bekler, Cuma günleri saçını kestir deyipte kestirmediğini gördüğü öğrencileri oracıkta makasla tıraş ederdi. Tıraş ama ne tıraş. Bir oradan bir buradan kafa adeta domuz girmiş patates tarlası gibi olurdu.
Ramazan, yaşıtlarına göre biraz tombul ama gerçekten çok sempatikti. Saçları simsiyahtı. Hele gülmemeye başlayınca Zeytin karası gözleri tombul yanaklarının arasında kaybolurdu adeta. Her zaman ama her zaman gülerdi. Ramazanı asık suratla görmek adeta mümkün değildi. Müdür yardımcısının, "Ramazan !... " diye seslenmesinden sonra Ramazan'ın esmer ve tombul yanakları adete kıpkırmızı kesilmişti. Ramazan'ın utandığı ve mahcup olduğu fazlasıyla belli oluyordu.
Sempatik hareketleriyle büyük küçük herkesin sevgisini kazanmıştı Ramazan. Aramızdaki yaş farkı onunla arkadaş olmamıza engel olmamıştı. Herkese sokulur, sempatikliği ile kendini kabul ettirirdi.
Müdür Yardımcısı henüz birinci sınıfların iştimasını bitirmişti ki merdivenlerin başında kısa boylu, esmer, adeta general gibi sert ve otoriter olan okulumuzun Müdürü göründü. "Ben geldim. Yeter artık" der gibi baktı yardımcısına. Müdür yardımcısı ik üç adım solo çekildi. Herkes kendine çeki düzen verdi. En başta da öğretmenler ..
Müdür Bey her Cuma akşamı İstiklal Marşından önce bir politikacı edasıyla ve ilk defa ondan duyduğumuz eski Türkçe kelimelerle dolu bir konuşma yapardı. Oldukça yavaş konuşur, sık sık dudaklarını yalar, kaşlarını çatardı. Adeta mimikleri sözlerinden daha çok şey anlatırdı. O hafta içinde gördüğü aksaklıkları, bazen bir baba şefkatiyle, bazen de hiddetlenerek, "bir daha yaparsanız sizi mahvederim" edasıyla anlatır ve tespit ettiği hatalarımızı düzeltmemiz için son kez uyardığını söylerdi. Büyük ihtimalle o son kez uyarıyorum cümlesi Müdür Bey emekli olana kadar devam etmiştir.
Ogünkü konuşması, bayram öncesi olması nedeniyle biraz daha şefkatli biraz daha babacan bir tavırla gerçekleşti.
"Arkadaşlar, yarın bildiğiniz gibi Ramazan Bayramı. Bundan mütevellidir ki hepinizin bayramını canı gönülden tebrik ederim." diyerek başladığı konuşmasını, şu an hatırlayamadığım bir sürü eski Türkçe kelimelerle devam ettirdi.
Müdür yardımcısı, söylediği sözlerin Ramazan'ı çok utandırdığını anlamış olacak ki Müdür Bey'in konuşması devam ederken ona doğru baktı ve kafasıyla işaret ederek bayrak direğini gösterdi. Bunun anlamını herkes iyi biliyordu. Bayrak çekmek ve indirmek için seçilen öğrenciler kendilerini onurlandırılmış hissederdi. Bizim okulda bayrak çekmek ve indirmek öyle herkesin yapabileceği bir iş değildi yani. Birkaç kere de bana nasip oldu o şeref. Aslında Müdür Yardımcısı da herkes gibi Ramazan'ı sempatik tavırları yüzünden çok seviyordu ama söylediği şeylerin Ramazan'ı bu kadar çok etkileyeceğini düşünememişti herhalde. Ramazan işareti önce anlamamış gibi davrandı. Bir müddet yere baktı. Yutkundu. Heyecanını yatıştırmak için birkaç kez derin derin nefes aldı. Sonra başını kaldırınca tekrar Müdür Yardımcısının bayrak direğini gösterdiğini fark etti. Biraz mahcup biraz heyecanlı bir şekilde yavaş ve tedirgin adımlarla bayrak direğinin yanına geldi. Bize doğru bakmamaya çalışıyor, heyecandan titreyen tombul elleriyle bayrak direğine tutuşturulan ipleri çözmeye çalışıyordu.
Müdür Bey, konuşmasını bitirip Edebiyat hocamız'a dönerek "evet hocam... " dedi ve iki üç adım sola doğru gitti. Yerine Edebiyat Hocamız gelerek ciddi bir edayla " arkadaşlar gür ve canlı bir şekilde okuyalım lütfen" dedikten sonra bir orkestra şefi gibi ellerini kendine has üslubuyla aşağı yukarı sağa sola hareket ettirdiği ellerine bakarak gür ve canlı bir şekilde İstiklal Marşımızı söyledik. Marş bitmeden Ramazan Bayrağı tepeye kadar çekmiş ve ipleri de sıkı bir şekilde bağlamıştı. İstiklal Marşı biter bitmez hızlı adımlarla ve kafasını öne eğerek ama biraz da gururla sıradaki yerine geçerken Müdür Yardımcısı gülerek; " Ramazan ne biçim bağladın o ipi, Pazartesi günü de sen çözeceksin." dedi. Ramazan biraz daha rahatlamış ve saç mevzuunu unutmuş görünüyordu.
Ertesi gün bayramdı. Her bayram olduğu gibi bu bayramı da büyük bir umut ve sevinçle beklemiştim ama beklediğim gibi olmadı. Aslında bayram demek bizim için o günlerde sadece, arkadaşlarla top oynamak ve derede yüzmek demekti. Bayramlarda bir başka oluyordu futbol oynamak. Köyler arası maçlar yapardık ki... Galatasaray Fenerbahçe maçları derbi bile sayılmazdı bizimkinin yerinde. Yenilenin yenilgiyi kabullenemediği için çoğu zaman kavga ile biterdi bu maçlarımız.
Sürekli yağan yağmur, günlerdir hayalini kurduğumuz maçları ertelememize neden olmuştu. Bu yüzden olsa gerek Bayram sabahı içimde bir sıkıntı ve sebebini bilmediğim bir umutsuzluk belirmişti. Bayram namazından bir iki saat sonra karşı köylerden birinde bir sela okundu. Sanki yüreğimden bir şeylerin kopup gittiğini hissettim.
Üç gün sonra Bayram tatili bitmişti. O gün okula biraz geç kaldım. Yağmur hafif hafif yağıyor, şemsiyem olmadığı için yağmur suları saçlarımın arasından süzülüp gidiyordu. Çamurlu yollarda hızlı hızlı yürümeye çalışırken kara çizmelerimin arakasından sıçrayan çamurlar pantolonumun paçalarına yapışıp kalmıştı. Okulun bahçesine geldiğimde arkadaşlar sıra olmuş, Müdür Yardımcısı yeni konuşmaya başlamıştı. Hızla sıradaki yerime geçtim.
"Arkadaşlar size kötü bir haberim var. Keşke bu konuşmayı yapmak zorunda olmasaydım. Ama hayat acı gerçeklerle doludur. En acısı da ölümdür" dedikten sonra başını öne eğdi. Yutkundu biraz düşündü, ağlamaklı bir ses tonuyla "Keşke Ramazan burada olsaydı, gülseydi ve keşke saçları da Barış Manço'nun ki kadar uzun olsaydı" dedi ve gözlerinden süzülen birkaç damla yaş yanaklarından geçerek dudaklarının kenarından yere düştü. Arkasını döndü ve cebinden çıkardığı mendille gözlerini sildi. Konuşmasını daha fazla uzatmak istemediği belli oluyordu. Sizleri bir dakika arkadaşımız için saygı duruşuna davet ediyorum dedi ve sessizce bir dakika bekledik. O bir dakika boyunca hepimiz ağladık, gözyaşlarımız yağmur sularına karıştı gitti, gül yüzlü güler yüzlü Ramazan için.
Müdür Yardımcısının, bakalım Pazartesi günü de gülebilecek misin dediği Ramazan, bayramı görememişti ve artık hiç gülemeyecekti. Çektiği bayrağı indirmek nasip olmamıştı Ramazan'a. Ama kalbimize, gönlümüze çektiği bayrak hiç inmeyecekti.
....
Minibüsün Radyosunda çalan "Akar Hemşi Deresi" türküsü eşliğinde Veysi'nin minibüsüyle bir kez daha ayrıldım memleketimden. Vadinin sağ tarafında denize kadar kıvrıla kıvrıla ilerleyen yola eşlik ediyordu Hemşin deresi. Yıllar önce yine Veysi'nin eski beyaz minibüsüyle yağmurlu bir bahar sabahı ayrılmıştım bu topraklardan. Gözyaşlarımla ıslanmış çocuksu ellerimle buğulanmış camı silerek, büyük bir merakla seyretmiştim ilk defa gördüğüm Hacibaltayı, Apsoyu...
Ağlamıştım, çünkü annemden, babamdan ve kardeşlerimden ayrılıyordum. Sonraki yıllar annem, babam ve kardeşlerim de geldi benimle. Ama ben yine ağladım. Dedemin tütün tabakasını ve bastonunu, anneannemin tesbihini, dayımın atı kıratın paslanmış ve aşınmış nalını, kara lastiğimi ve daha başka şeyleri de götürdüm yanımda ama hep birşeylerin geride kaldığını düşündüm ve ağlamadan ayrılmayı başaramadım bu topraklardan. İçimden bir türlü atamadığım birdaha görememe ve birdaha dönememe endişesiyle yine minibüsün camından seyrettim etrafı, her an birazdaha uzaklaştığım Hemşini düşünerek.
Evet.. somon balıkları gibi bir kez daha açılmıştım okyanuslara.
Valizimde birkaç muhlamalık yağ - peynir, ceketimin cebinde ise benim için hazine değerinde olan bir şey vardı. Rahmetli Dedemin sandukasında bulduğum, biraz paslanmış ama hala gaz kokan Katırcı Çakmağıydı bu.
|
|
|
|